PAYLAŞ

Her şey gibi, yolculuk etme anlayışımız da zaman içinde değişti. Sosyal medyanın -bence- gizil güçlerinden biri de, insanların seyahat anlayışlarını zaman içinde farklılaştırmak oldu. Tırmanılan her tepenin, yapılan her deniz keyfinin, seyredilen her gün batımının paylaşılan fotoğrafı hatırına, insanlar daha fazla yola çıkar, keşfeder oldu. Bir doğa aşkı aldı gidiyor herkesi. Eleştiri değil, ben bu toplu bina terklerinden oldukça mutluyum.

Beni daha da mutlu eden şey ise, koca koca bavulların yerini sırt çantalarının, otel rezervasyonlarının yerini çadırların alıyor olması. Hatta uçak ya da otobüs biletlerinin yerini de otostop alıyor, oley diye sevinesim var ama zaten her daim uygun uçak bileti bulabildiğimizden bu yersiz bir sevinç olur.

Bu yersiz sevinç bir kenarda dursun, uçakla gidilebilecek en güzel kamp noktalarının birkaçından bahsedeyim ben de. Mottom da şu olsun: Çadır, tavanı gökyüzü olan evdir.

Uludağ Buzul Göller

İlk durağımız Bursa olsun o halde: Uludağ!

Zirvenin 200 metre aşağısında konuşlanmış Buzul Göller’i, eğer ki Uludağ’ın kayak turizminden ibaret olmadığının bilincindeyseniz, pek seveceksiniz. Peki sahiden buzul mu göller? Sonbahar – kış dolaylarında buz pateni yapılıyormuş bu göllerin üzerinde, o derece! Yani ben öyle duyum aldım. Tabii gene de çadırınızın yeşillikler üzerinde tatlı bir fotoğrafı olsun istiyor; zirveye tırmanmanın da keyfini süreyim diyorsanız kış bastırmadan, yollar kapanmadan buraya gelmekte fayda var.

Yazın da görebileceğiniz yani hiç kurumamış üç göl var burada. Aynalı, Kilimli ve Kara Göl. 2300 metre rakımda artık ağacın, çiçeğin, böceğin pek de yetişmediği, ama yine de bereketli bu topraklar, rahat bir nefes almak için hesaplı bir kaçamak olacaktır.

Söylemekte fayda var, ucuz uçak biletleri sağ olsun; artık uzaklar yakın ama kamp rotası için Uludağ Buzul Göller’i seçtiyseniz, şehirden buraya varışınız ancak araç kiralayarak mümkün olabilir. Çekilecek zahmete elbette değecektir.

Buzul Göller’e alternatif bir rota olaraksa, çokça bilinen Sadağı Kanyonu’nu önerebilirim. Hava daha ılık, ulaşımı daha kolay, şartlarsa kamp için daha elverişli olacaktır.

Kapadokya

Tamam tamam, Kapadokya romantik bir rota kabul. Otel turizmi, orayı ele geçirmiş buna da kabul. Balayına Kapadokya’ya gitmeyen de ayıplanıyormuş sanki.

Romantik dedim ya hani, üstünüzden balonlar uçarken Gül Vadisi’nde büyülü bir sabaha uyanmanız mümkün Kapadokya’da. Tabelalardan burayı bulmaya çalışırken Rose Valley olarak çıkacaktır karşınıza. Çünkü Kapadokya, balayı istilasına uğramadan önce, çoğunlukla yabancı turistin gözde rotasıydı. Neyse ki şimdi “vatandaş” da geziyor.

Kapadokya akla “kamp rotası” olarak gelmez ilk, bin bir türlü şey var orada yapacak. Mesela balona binmek. Tamam, balona binmek de müthiş havalı bir aktivitedir belki ama, sabahın seherinde ortalık sessiz, hava pusluyken çadırdan çıkıp gökyüzünde o balonları görmekten daha güzel ne olabilir ve bu başka nerede mümkün olabilir? Hem ne demiştik; çadır, tavanı gökyüzü olan evdir. Ve gökyüzü balonlarla daha güzel.

Balona binince en fazla yeryüzünün ayaklarınız altında giderek küçüldüğüne şahit oluyorsunuzdur, ama çadırdan kafanızı çıkarıp da yukarı baktığınızda tam bir renk cümbüşüyle karşılaşacaksınız. Allı yeşilli, irili ufaklı dev balonlar…

Hava da biraz ılık mı olsa ne? Çünkü ben kış kampına da bayılırım, karbeyaz bir manzara da ruhumu iyi eder ama o zaman da balon seferleri iptal olur. İyisi mi buraya bahar aylarında gelmek. Yazın da gelmenizi öneririm önermesine, ama kışı çetin bir bölgenin, yazı da pek merhametli olmuyor maalesef. Bu arada ben Gül Tepesi’ni önerdim ama balon uçuşlarını izleyeceğiniz daha nice tepe var burada, Göreme merkezdeki acentelerden, balon turları düzenleyen firmalardan en doğru bilgiyi edinebilir, ona göre kendiniz için bir kamp noktası belirleyebilirsiniz.

Nisan-mayıs dolaylarında, en geç haziran başında çadırınızı, çantanızı sırtlayıp Kayseri veya Nevşehir uçağına atlayıp renk cümbüşlü ve büyülü bu manzaraya uyanabilirsiniz.
Hatta Kayseri üzerinden gelmeniz sizin için bilet konusunda daha hesaplı bile olabilir.

Ani Harabeleri

Biraz uzak mı oldu ne? Sıcacık Ege ve Akdeniz koyları varken, kamp yapmak için Ani’ye gelmek saçma olabilir ama Ani’ye gelmişken harabeleri gören yüksekçe bir yerde kamp yapmamak olmaz asıl. Aslında Çıldır Gölü kenarında çadırda birkaç gece geçirmek, mevsim yaz da olsa kış da olsa kamp yaşamı sevenlerin aklına ilk gelecek aktivite olabilir ama, alışılagelmişin dışına çıkmaktan kime zarar gelmiş? O nedenle tarih boyunca çok kere el değiştirmiş, nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil olmuş, nice savaşlara, tahribatlara direnmiş ve de Ermenistan sınırına pek yakın bu antik kentin gizemli manzarasını seyreyleyerek uykuya dalmak herhalde Çıldır’dan daha tatmin edici bir deneyim olacaktır.

Bu gizemli manzara, aslında yakından bakılınca bir o kadar ürkütücü bir hal alıyor; harabelerin çatılarında gezinen karga mı kuzgun mu olduğunu anlayamadığım kuşlar sağ olsun; Hithchkok’un Kuşlar filminden farksız bir sahne adeta. O kara kuşlar Ani’yi tamamlıyor sanki.

Şehir onca tahribata savaşa hatta depreme direnmiş, hasarlara rağmen ayakta kalmış ama beni en çok üzen kimi kiliselerin duvarlarına kazınmış, yazılmış isimler, atılmış tarihlerdi. Ani maalesef korunmuyor. Kapıdaki gişe görevlisinden başka, denetimi sağlayacak hiç kimse yok. Hatta gizlice geceyi içeride geçirseniz bile kimsenin ruhu duymaz. Aman yanlış anlaşılmayayım, buna teşvik etmiyorum asla, hayır! Ama ürkünç kuşlarla, puslu bir gecede harabelerin içinde geceleseniz kimsenin fark edeceğini sanmıyorum. Fakat Ani’ye uzaktan bakmak da güzel. Ben sadece oranın korunmayışından yakınmak istedim.

Bu arada, şehrin kırk kırk beş kilometre uzağında yer alan bu harabelerin öncesinde göreceğiniz köylerden, kamp öncesi erzak ihtiyaçlarınızı da temin edebilirsiniz, insanların ne kadar bonkör olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

Son olarak, Kars‘ın tek numarası Ani ve Çıldır değil elbet, hatta Sarıkamış da başka bir yazının konusu olsun ama ben başka bir öneride daha bulunmak isterim, naçizane. Kars gravyer ve kaşar peynirleriyle de meşhur; Ani kentinden biraz ters yönde kalacak ama Kars’a kadar uçmuşken, Boğatepe köyündeki peynir müzesini de gezin derim. Şanslıysanız bir gece de o tesiste konaklarsınız belki.

Likya’dan Sakin Koylar

Nihayet yüce dağlardan serin sulara inebildik, Antalya’dayız oley! Hatta Antalya – Fethiye arası cennet bir rotadayız. Bilmiyorum, yapılacaklar listesine “Likya Yolu’nu yürümek” gibi bir madde eklemeyen var mıdır ama bu yol boyunca her koy, her bük çadırı bir kurup günlerce toplamamalık. Hele bazıları; sadece bir deniz taşıtı ile ulaşılacak olanlar oldukça sakin ve bakir. Hiçbir kara taşıtı ile ulaşılamayan o koylara sizi yalnızca ayaklarınız ulaştırabilir, bir de dirayetiniz. Çünkü yolun bazı etapları oldukça zorlu.

Tekirova – Çıralı arasındaki Maden Koyu bu tatlı koylar içinde, kolayca erişebileceklerinizden. Maden Koyu sizi ıssızlığı ve bemberrak deniziyle karşılayacaktır. Yanınızda yeterli erzak varsa hiç kıpırdamadan günlerce kalabilirsiniz. Yoksa da istikamet Ulupınar, çünkü en yakın yerleşim yeri orası.

Beycik Bükü ise bir koydan bile küçük ve mütevazı. Burası, karşınıza, Likya’yı Fethiye’den başlayıp yürüyorsanız, Maden Koyu’ndan sonra çıkacaktır. Yürüyüşe Antalya’dan başladıysanız da tam tersi. Daha küçük bir yer olmasına rağmen, Maden Koyu’na nazaran biraz daha bilindik. Burada köylülerden birkaçıyla ya da balıkçılarla karşılaşıp kaynaşmanız da olası. Yalnız olmak kampta büyük bir nimet. Ama sıcak bir sohbet de bazen iyi gelebilir, beraberinde sıcak bir bardak çay sunulmuşsa hele de. Velhasıl, Beycik Bükü’nden hoş sohbetler ve anılarla ayrılacağınızı garanti edersem çok da ileri gitmiş sayılmam.

Ve son olarak, bana kalırsa Likya Yolu’nun en güzel manzaralarından biri de Gelidonya Feneri. Fenere uzaktan bakmak, adım adım yaklaşmak güzel, hemen yanı başındaki düzlükte kamp kurmak ayrı güzel. Gelidonya, Likya’dan bağımsız olarak popüler bir rota üstelik. Günübirlik yürüyüşçüler, araçlarıyla buraya gelip, birkaç kilometre yürüyerek de manzaranın tadına varabiliyorlar. Bense hem burada, hem buranın az daha aşağısında kalan Korsan Koyu’nda gecelemenizi öneririm. Gelidonya’nın gecesi, börtü böcek sesinden midir, fenerin ihtişamından mıdır nedir, ürkütücü geçiyor biraz. Tehlike manasında değil, bilmiyorum değişik bir gizem, gidip deneyimlemenizde fayda var. Korsan Koyu ise hafta sonları kalabalık oluyor haliyle, şanslıysanız hafta içi birkaç gecenizi denizin sesi ve ayın ışığıyla geçirirsiniz.

Bunca eşsiz rotaya erişmek için bir çadır, birkaç parça esvap yeter. Evimizi sırtımızda taşımak büyük bir lüks; o evin tavanının semaya açılması ise bir lütuf. Kıymetini biliyorsak ne mutlu.

Henüz Yorum Yapılmamış

BİR CEVAP BIRAK