PAYLAŞ
Sri Lanka’da kaldığım hostel Kadınlar Günü’müzü kutlarken

*Aslında bu yazı dizisi, seyahati çok sevse de bu zamana kadar hiç yalnız gezmemiş kadınlar için yazıldı. Çünkü dünyanın daha çok gezgin kadına ihtiyacı var. Gittikleri her yerde, tanıştıkları her insana ilham olabilsinler diye! Ama gezmenin cinsiyeti yok, zorluklar hem kadın hem erkeklerin aşması için var!

Seyahatten eve dönüldüğünde insana önce huzur gelir. Ne oteldeki kral dairesi gibi şaşalı ne de hostel yatakhanesi gibi cümbüşlü ama size ait kendi odanız. Seyahat boyu süren koşuşturmadan eser yok artık. Sonsuz bir sessizlik ve huzur…İnsan daha ne ister. Lakin bu rahatlık gezgin bünyede bir süre sonra huzursuzluğa yol açar. “Çarşafta neden kum yok?”, “baş ucumdaki sırt çantam nerede?”, “yastığımın altında dolap anahtarı neden yok?”, hatta “yumuşak silikon kulak tıpam olmadan artık evimde de uyuyamıyorum…”, “etrafta neden arkadaşlarım yok?”, “evde tek başına olmak ne kadar sıkıcıymış!” diye rahatsızlanma başlar.

Sizi seyahatlerinizden dolayı önce çok önemli ve zor bir şey yapıyormuşsunuz gibi tebrik eden insanlar bir yandan da “Gittin, oraları gördün de ne oldu?”, “Bizimkinden daha güzel ülke mi var sanki de o kadar gezdin?”, “Kesin aç kalmışsındır! Yok tabi bizim zeytin, peynir oralarda…” demeye başlarlar.

Sizi bir zamanlar buraya bağlı tutan şeyler artık size yük olmaya başlar. “Bunca yıl gardırobu giysi ile dolduracağıma hangi ülkeleri görebilirdim?”,” Eteklerle Hawaii’ye, ceketlerle Brezilya’ya ayakkabılar ve aksesuar ile Japonya’ya gidiş-dönüş uçak bileti alabilirdim.” diye düşünür durursunuz. Özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissedersiniz. Satabildiklerinizi satar, satamadıklarınızı eşe dosta dağıtıp kalanı da koliler, sırtınızdan alındığında evsiz kalmış kaplumbağa gibi hissettiğiniz sırt çantanızı yeniden yüklenir yollara düşersiniz.

İnsan günlerce haftalarca sırt çantası ile gezmeye alışınca eve döndüğünde sokaklarda yürürken sırtında gezdirdiği evinin eksikliğini hisseder. Betondan yapılı dayalı döşeli ev gezgine geçici bir bekleme istasyonu gibi gelir. Zaten hala gittiği yerde kalmış olan aklı da bu eksikliğe eklenince huzursuzluk baş gösterir. Her gün onlarca kilometre yürüyen, yeni insanlarla tanışıp saatlerce sohbet etmeye alışan bünye, oturmaktan ve susmaktan dolayı adaptasyon sorunu yaşar. Bu garipliği yenmenin tek ilacı tez zamanda silkelenip yeni rotaların hayalini kurmak ve planlarını yapmaya başlamak.

 Kahrolsun BaĞzı Kültürel Kodlar!

90’ların başı… Ebeveynlerimle Avrupa seyahatine çıkacağımın önceki günü sıkıntıdan ve üzüntüden içimi karalar bağlamıştı. Haftalardır heyecan ve sevinçle beklediğim bu yolculuğun bir gece öncesi iki gözüm iki çeşme nedensizce ağladığımı hatırlarım. Annem ve babam bana sebebini soruyordu, yolculuğa çıkmaktan korktuğumu söylüyordum lakin sebebini bilmiyordum. Bu çıktığım ilk yolculuk da değildi. Ertesi gün havalimanına varana kadar durum böyleydi. Uçağa bindiğim anda ise tüm sıkıntım yok oldu gitti…

Aradan seneler geçtikten sonra o sıkıntının sebebini öğrendim. İnsanoğlunun göçmen genlerine bu sıkıntı kodlanmış. Hatta bunun özellikle kıtlık ve savaş gibi sık sık zorunlu göçler yasayan biz Türklerin genlerine işlenmiş olduğunu söyleyenler dahi vardı. Yıllar önce göçmemiz gerektiğinde gideceğimiz yerde ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimizden duyduğumuz sıkıntı ve korku binlerce yıldır kültürel kodlarla bize aktarıla gelmiş. Ben bu nispeten milliyetçi tespite katılmıyorum. Albert Camus’nün Yolculuk Günlükleri kitabının ilk cümlesi şöyledir: “Amerika. Yola çıkış. Her yolculuğa çıkışa özgü o hafif sıkıntı geçti.” (Mart 1946) Camus’nün sıkıntılarını her yolculuk öncesi ben de hissediyorum. Demek seyahatten korkmak için sadece insan olmak yeterli. Bir de kadınsanız korkular daha da artıyor.

Göç üzerine çalışmalar yapan yazarlar, akademisyenler insanların evden bir türlü çıkmak istemeyişini, bir yere gitmeye sürekli üşenmesini, plansızlığını, evi bırakın semtinden başka bir yerde yemeğe bile gitmek istemeyen insanların stresini yine bu kültürel gen kodlarına yüklüyorlar. “Gideceğimiz yerde nasıl bir ırkla karşılaşacağız, orada hayvanlarımız için yemek bulabilecek miyiz, yolda öldürülecek miyiz?” gibi korkunç düşünceler göçebe toplumlar zamanındaki en büyük sorunlardan. Bu çağları geçeli çok olmasına rağmen durum hala nazik görünüyor.

Ancak ne kadınların ne de erkeklerin korkmasına gerek yok. Yola çıkınca bunu fark ediyorsunuz. Yaşadığınız şehirde karşılanacağınızdan daha fazlası yok yollarda. Sadece bilmediğiniz şeyler var. Yaptığım uzun araştırmalar sonucunda kadınların da erkeklerin de aslında aynı şeylerden korktuğunu tespit ettim.

Dil Bir Sorun mu?

Etrafımdaki genç, olgun, yaşlı tüm kadınlara “Elinize yabancı ülkelere yalnız seyahat fırsatı geçse, sizi korkutan ne olur? Gitmekten alıkoyan hangi korku olur?” diye sorduğumda en çok şu cevabı aldım. “Dil.” (Burada dilden kasıt İngilizce.)

Öyle gariptir ki bu soruya cevap veren kişiler kolejde, üniversitede okuyan gençler ya da İngilizce bildiğinden emin olduğum olgun bireyler. Tek bir yabancı dil bile bilmeyen insanların özgüveni onlarda yok. Yirmi senelik iş hayatımda, yabancı dil bilmediği halde her fırsatta dünyayı gezen, uluslararası ticaret yapan, işçi olarak yurt dışına çalışmaya giden öyle çok insan tanıdım ki. Elbette ki İngilizce bilmek önemli lakin İngilizce konuşulmayan çok ülke var dünyada. Mesela Güney Amerika’ya gitseniz koca kıtada İspanyolca, Portekizce ve prehistorik (tarih öncesi) dönemden kalma yerel diller konuşulur. İngilizce işinize çok da fazla yaramaz bu kıtada. Türkçe dışında tek kelime bilmeyen teyzelerle çıktığım yolculuklarda, teyzelerin öyle çok yabancı satıcıyı pazarlıkla bezdirip adamcağızların mallarını üç kuruşa satın alma diyaloglarına şahit oldum ki aslında buna monolog demek daha doğru olurdu. Üstelik satıcı kendi dilinde bizimkiler Türkçe pazarlık ediyorlardı lakin anlaştıkları dil vücut diliydi. Böyle bir Charlie Chaplin sahnesi hayal edin. Gözünüzde canlandı mı? Yine de gitmeden önce gidilecek ülkenin dilinden dört beş kelime öğrenirseniz o ülkede sıcak karşılanırsınız. Diğer tüm turistlerin yanında sizi ayrı bir yere koyarlar.

Myanmar’da bir keşişin mağaraevi

 

Myanmar’da, hostel’da tanıştığım arkadaşlarla bir günümüzü Kapadokya benzeri bir kanyonda bisiklet sürmeye ayırmıştık. Bir saat sonra yolumuza çıkan bir yaşlı Budist keşiş bizi vücut diliyle evine davet etti. Peşinden gittik. Ev dediği şeyin kanyondaki mağaralardan biri olduğunu içeri girerken fark edip daha da meraklandık. Bize çay ikram etti. Sohbetimiz kelimelerle edilen muhabbetten daha derindi. Budist bir keşişin mağara evinde çay sohbeti yaptığıma bugün inanmakta hala zorluk çekiyorum.

Myanmar’da tapınakta tek kelime dil bilmeden anlaşılan

Birkaç arkadaş birlikte ziyaret ettiğimiz tapınak bahçesinde turistlerden kaçan küçük Budist keşişlerle vücut dili ile bir şekilde iletişim kurmayı başardım. İş bununla kalmadı bir anda kolumdan çekip beni kaleye top sokmak gerekliliği dışında hiçbir şey bilmediğim futbol ekibine dahil ettiler. Fotoğrafta attığım gol sonrası küçük Budist keşişi görebilirsiniz. Evrensel dil vücut dilidir diğer tüm diller sadece ayrıları anlatmak içindir.

Diyarbakır

Yalnız Gezmenin Dayanılmaz Güzelliği

 Yalnız gezmenin en iyi taraflarından biri tüm kararlarınızı verirken özgür olmanız. Yemek yenecek mekân ve içeriği, kalacak yer seçimi, bundan sonra nereye gidileceği ne zaman uyuyup ne zaman uyanılacağı, plaja mı ören yerine mi gidileceğiniz konusunda tüm kararları kendinizin verebileceği bir özgürlük.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklara esir olanlar,
her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve
değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen,
veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Pablo Neruda

Siz bugün her gün gittiğiniz yolu değiştirmekle işe başlayın. Bakarsınız yarın bu saatlerde ilk rotanızın planını yaparsınız.

 

Henüz Yorum Yapılmamış

BİR CEVAP BIRAK

three × 3 =

loading-YouTube-player_zps9255a050