Brezilya Gezi Rehberi Fransa Gezi Rehberi Hollanda Gezi Rehberi İrlanda Gezi Rehberi İtalya Gezi Rehberi Japonya Gezi Rehberi Meksika Gezi Rehberi

1 Animasyon 1 Ülke: Seyahat Etmeden Önce Mutlaka İzleyin

Turna Genel

Kabul edelim, bazen bir uçak bileti almadan çok önce, ruhumuz çoktan seyahate çıkmış oluyor. Ofis masasında dosya kovalarken, trafiğin tam ortasında kalmışken ya da koltuğumuza uzanmış tavana bakarken bizi alıp hayalimizdeki o şehre götüren bir şeyler arıyoruz. Çocuk işi deyip geçilen ama aslında bir yerin ruhunu en saf, en renkli ve en dürüst haliyle anlatan animasyonlar bu noktada devreye giriyor. Bu kez rehberimizi alışılagelmiş gezi kitaplarından değil, çizgilerin ve hayal gücünün sınırsız dünyasından seçtik; çünkü bazen bir şehrin kalbini anlamak için ihtiyacınız olan şey sadece biraz renk ve harika bir hikayedir. 

Hayatın griliği bazen bir yerin gerçek neşesini gölgeleyebilir ama bir animasyon karesi, Paris’in o puslu akşam ışığını veya Meksika’nın bitmek bilmeyen enerjisini doğrudan kalbinize mühürleyebilir. Bir ülkeye turist olarak gitmek ile oranın efsanelerini, lezzetlerini ve insanının mizacını bilerek gitmek arasında koca bir dünya fark var. Valizinizde yer açın; çünkü bu listedeki yapımlar size koordinat vermeyecek, gideceğiniz yerin karakterini de fısıldayacak. Patlamış mısırları hazırlayın, rotamızı hayal gücüyle çiziyoruz!

Paris denince aklınıza hemen Eyfel Kulesi ve romantizm, Ratatouille size bu şehrin çok daha derin, daha lezzetli bir katmanını sunmaya hazır. Hikayemiz, aşçı olma hayalleri kuran ancak küçük bir engeli olan Remy isimli bir farenin etrafında dönüyor. Paris’in o meşhur kanalizasyonlarından çıkıp, şehrin en prestijli restoranlarından birinin mutfağına sızan bu sevimli dostumuz, bize aslında Fransız kültürünün temel taşını anlatıyor: Gastronomi. Film boyunca Paris’in puslu akşamlarını, o eşsiz ışıklandırmasını ve her köşebaşından burnunuza gelecekmiş gibi hissettiren taze baget ekmeği kokusunu hissediyorsunuz. 

Eğer Fransa seyahati planlıyorsanız, Ratatouille size bir şehri sevmenin yolunun midesinden geçtiğini kanıtlayacak. Filmdeki her bir malzemenin saygı görmesi ve herkes yemek yapabilir mottosu, aslında Fransızların yaşama sanatına (art de vivre) olan tutkusunu özetliyor. Paris’in dar sokaklarında kaybolmadan önce bu filmi izlediğinizde, Seine Nehri kenarındaki o küçük bistrolara basit yemek yemek için değil, bir sanat eserini tecrübe etmek için gireceksiniz. Belki de o meşhur sebze yemeğini sipariş ederken mutfakta gizli bir şefin olduğundan şüphelenirsiniz!

Modern dünya tarihinin en etkileyici grafik romanlarından biri olan Persepolis’in animasyon uyarlaması, sizi İran’ın karmaşık ama bir o kadar da derin ruhuna götürüyor. Film, küçük Marjane’ın gözünden 1979 Devrimi öncesi ve sonrası İran’ı anlatırken, aslında bize bir ülkenin sadece haber bültenlerinden ibaret olmadığını gösteriyor. Tahran’ın siyah-beyaz çizgilerle anlatılan atmosferi, izleyiciye şehrin hüznünü, sevincini, yasaklarını ve o yasakların ardındaki sönmeyen yaşam enerjisini hissettiriyor. 

Persepolis’i izlediğinizde, İran halkının sanata ve özgürlüğe olan düşkünlüğünü, o meşhur misafirperverliklerinin ardındaki derin kültürel birikimi daha iyi kavrayacaksınız. İran seyahati bir keşiften ziyade bir anlama yolculuğudur ve Persepolis bu yolculukta size en dürüst rehberliği yapacak olan yapımdır. Filmi beğenirseniz çizgi romanını da okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Meksika’ya gitmek için binlerce sebebiniz olabilir ama Coco’yu izledikten sonra tek bir sebebiniz kalacak: O renkli, gürültülü ve sevgi dolu kültüre bir an önce dokunmak. Animasyon, müzik tutkunu küçük Miguel’in, Meksika’nın en önemli geleneklerinden biri olan Día de los Muertos (Ölüler Günü) sırasında yanlışlıkla ölüler diyarına geçişini anlatıyor. Ancak korkmayın, bu diyar karanlık değil; Meksika’nın sokakları gibi canlı, turuncu kadife çiçekleriyle süslü ve her daim müzik dolu.

Meksika seyahatinizde karşılaşacağınız o devasa meydanlar, her köşeden fırlayan mariachi grupları ve sofraların vazgeçilmezi olan o acılı ama lezzetli yemekler, Coco ile zihninizde bir bütün haline gelecek. Özellikle Guanajuato gibi şehirlere giderseniz, filmdeki o dikey yerleşimin ve rengarenk evlerin sadece bir hayal ürünü olmadığını, Meksika’nın kendisi olduğunu göreceksiniz. Coco’yu izlemeden Meksika’ya giderseniz, sadece bir turistsinizdir; izleyip giderseniz, o festivalin bir parçası gibi hissedersiniz.

Dünyanın ilk tamamen yağlı boya ile yapılmış animasyon filmi olan Loving Vincent, sizi doğrudan bir tablonun içine davet ediyor. Hollandalı efsanevi ressam Vincent van Gogh’un trajik hayatını ve gizemli ölümünü konu alan bu yapım, her karesiyle bir sanat eseri. Hollanda seyahatinizde Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’ne gitmeyi planlıyorsanız, bu filmi izlemek o müzedeki fırça darbelerinin canlandığını görmenize neden olacak. Film Van Gogh’un dünyayı nasıl gördüğünü, o meşhur sarı ve mavi tonların Hollanda ve Fransa topraklarındaki kökenlerini hissettiriyor. 

Hollanda’nın o karakteristik yel değirmenleri, uçsuz bucaksız lale tarlaları ve kuzeyin o kendine has ışığı, animasyon boyunca ruhunuza sızıyor. Loving Vincent’ı izledikten sonra Hollanda’nın küçük kasabalarında veya Amsterdam’ın kanallarında yürürken, etrafınızdaki her manzaraya birer tabloymuş gibi bakmaya başlayacaksınız.  Turna Mobil Uygulama

Filme ait çizimleri ve daha fazlasını buradan inceleyebilirsiniz.

animasyon

İtalyan Rivierası’nın o meşhur Cinque Terre bölgesinden esinlenen hayali Portorosso kasabasında geçen film, deniz canavarı olan iki arkadaşın karaya çıkıp insan gibi yaşama çabalarını anlatıyor. Ama asıl hikaye, o muazzam İtalyan yazı! Makarnalar, meydandaki fıskiyeler, daracık yokuşlu sokaklar ve elbette o sonsuz mavi deniz. Filmi izledikten sonra İtalya’nın kuzey kıyılarına gittiğinizde, Portorosso’nun o sıcaklığını her yerde hissedeceksiniz. Bir İtalyan restoranında yediğiniz pestolu makarnanın tadı, animasyondaki o neşeli sofraları hatırlatacak; her gördüğünüz eski model Vespa’ya atlayıp tepelere sürme isteği duyacaksınız. Luca, seyahat etmeden önce size yavaşlamayı, anın tadını çıkarmayı ve bir dondurmanın dünyanın en önemli meselesi olabileceğini öğreten en eğlenceli İtalya rehberidir.

Japonya denince akla gelen o yüksek teknoloji ve robotların ötesindeki gerçek ruhu merak ediyorsanız, Hayao Miyazaki’nin şaheseri ve benimde listedeki favorim Spirited Away sizin pusulanız olmalı. Küçük Chihiro’nun tanrılar ve ruhlarla dolu büyülü bir dünyaya adım atışını anlayan bu film, Japon kültürünün kalbindeki Şinto inancını ve geleneksel banyo evlerini (Onsen) muazzam bir şekilde işliyor. Japonya’ya gittiğinizde o devasa gökdelenlerin arasında bile hissedilen o mistik huzur ve saygı, bu animasyonun her karesinde gizli. 

Bu filmi izledikten sonra Japonya’daki tapınaklara girdiğinizde veya tarihi banyoları ziyaret ettiğinizde, etrafınızdaki nesnelerin bir ruhu olduğuna inanmaya başlayabilirsiniz. Spirited Away, size Japonya’nın görünen yüzünü değil, o görünenin ardındaki derin maneviyatı ve doğa ile olan kopmaz bağını anlatıyor. Tokyo’nun kalabalığında kaybolmadan önce bu büyülü dünyayı solumak, seyahatiniz boyunca karşılaşacağınız o küçük detayları, ritüelleri ve nezaketi anlamlandırmanızı sağlayacak.

Brezilya demek enerji demek, renk demek, ritim demek. Rio filmi de bu enerjinin animasyon hali. Nadir bulunan bir kuş olan Blu’nun, konforlu hayatını bırakıp Rio de Janeiro’nun vahşi ve bir o kadar da eğlenceli sokaklarına savruluşunu izlerken, oturduğunuz yerde samba yapmaya başlayabilirsiniz. Kurtarıcı İsa heykelinin tepesinden süzülürken gördüğünüz o manzara, plajların canlılığı, filmin her anında sizi Rio’ya çağırıyor bağırıyor. 

Filmin o muazzam renk paleti ve Rio Karnavalı’nın coşkusu, sizi bu ülkenin insanlarının hayata bakış açısına hazırlar. Brezilya’ya gittiğinizde, filmdeki o neşeli kaosun, her an her yerden çıkabilecek bir müzik sesinin ve insanların bitmek bilmeyen yaşam sevincinin ne kadar gerçek olduğunu göreceksiniz. Valizinize birkaç renkli kıyafet atmadan önce bu animasyonu mutlaka izleyin ve unutmayın: Rio’da griye yer yok!

İrlanda’nın sisli tepeleri, hırçın okyanusu ve dilden dile dolaşan efsaneleri ilginizi çekiyorsa, Song of the Sea sizi büyülemeye hazır. İrlanda mitolojisindeki fok derisine bürünen insanları konu alan Selkie efsanesinden yola çıkan film, muhteşem görsel diliyle sizi Zümrüt Ada’nın tam ortasına bırakıyor. İrlanda’nın o meşhur yeşilinin her tonunu, yağmurun sesini ve rüzgarın fısıltısını bu animasyonda duyabiliyorsunuz. 

Eğer Dublin’in dışına çıkıp Cliffs of Moher gibi uçurumlara veya İrlanda’nın vahşi batı kıyılarına gitmeyi düşünüyorsanız, Song of the Sea size o topraklara nasıl bakmanız gerektiğini öğretecek. Taşların, ağaçların ve denizin bir hikayesi olduğunu fark edecek; İrlandalıların neden bu kadar anlatmayı seven, masalsı insanlar olduğunu anlayacaksınız. Uçak bileti almadan önce bu şarkıya kulak verin; İrlanda sizi bekliyor!

Turna Otel
Seyahat ve Turizm alanında içerik üreticisi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir