İstanbul’da bazı yapılar vardır, önünden her geçişte dönüp bir daha bakarsınız. Kız Kulesi de onlardan biri. Boğaz’ın tam ortasında, sanki yüzyıllardır aynı noktada durup geçen gemileri, değişen şehir siluetini ve insan hikayelerini izliyormuş gibi… Günün hangi saatinde bakarsanız bakın, mutlaka başka bir ruh hali yakalarsınız. Sabah sisinin içinde daha gizemli, gün batımında daha romantik, gece ışıklar altında ise biraz hüzünlü, biraz masalsı durur.
Kız Kulesi’ni özel kılan şey yalnızca konumu ya da manzarası değil elbette. Onu asıl ilginç yapan, ardında bıraktığı belirsizlikler ve anlatılan sayısız hikaye. Bugün bile kulenin mimarının kim olduğu ya da ilk kez kimin yaptırdığı hala net değil. İstanbul’un fethinden sonra yıkılıp yerine ahşap bir kule inşa edildiği, bu yapının da 1719’daki büyük yangında yok olduğu biliniyor. Bugün gördüğümüz taş kule ise Osmanlı mimarlarından Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın eseri. Üstelik Kız Kulesi sadece romantik bir yapı değil; 1830’daki kolera salgınında karantina merkezi olarak da kullanılmış. Yani hem aşkların hem de hayatta kalma mücadelesinin sessiz tanığı.
Ama kabul edelim, Kız Kulesi denince akla ilk gelen şey efsaneler. Dilden dile aktarılan, her anlatanla biraz değişen ama özü hep aynı kalan o hikayeler. Kız Kulesi’nin en bilinen iki efsanesini, sanki ilk kez dinliyormuş gibi yeniden hatırlayalım.

Kehanet, Kral ve Kaçınılmaz Son
Kız Kulesi’nin en meşhur efsanesi, kaderden kaçamayacağınızı fısıldayan türden. Rivayete göre Bizans krallarından birinin çok sevdiği bir kızı olur. Prenses güzelliğiyle olduğu kadar zarafetiyle de dillere destandır. Ancak günün birinde saraya gelen bir kahin, kralın tüm mutluluğunu yerle bir eden bir kehanette bulunur: Prenses, 18 yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak ölecektir.
Bunu duyan kral için artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Kızını bu kaderden koruyabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya karar verir. Saray, bahçeler, muhafızlar… Hiçbiri yeterince güvenli gelmez. Sonunda aklına çare olarak denizin ortasındaki küçük adada bulunan kule gelir. Kule restore edilir, küçük bir saray haline dönüştürülür. Kral, kızını burada yaşatır; denizle çevrili bu yerin onu her türlü tehlikeden koruyacağına inanır.
Yıllar geçer. Prenses büyür, 18 yaşına yaklaşır. Kral her gün aynı endişeyle uyanır ama bir yandan da “Belki de kaderi kandırdım” diye düşünmeden edemez. Derken o büyük gün gelir. Prensesin doğum günü için kuleye hediyeler taşınır. Kimi anlatılara göre hizmetçilerin getirdiği bir üzüm sepeti, kimilerine göre ise prensesin gizliden gizliye aşık olduğu genç bir subayın gönderdiği çiçek sepeti…
Kimse fark etmez ama sepetlerden birinin içinde bir yılan gizlenmiştir. Denizi aşmanın yolunu bulan bu yılan, prensesi sokar. Kehanet gerçekleşir. Kral, kızını korumak için her şeyi yapmış ama kaderin önüne geçememiştir.
Bu efsane, Kız Kulesi’ne her bakışta biraz hüzün katar. Ne kadar yüksek duvarlar örülürse örülsün, ne kadar önlem alınırsa alınsın, bazı hikayelerin sonu değişmez der gibi durur kule.

Boğaz’ı Aşamayan Bir Aşk
Kız Kulesi’ne dair bir diğer efsane ise tamamen aşkla ilgili. Hem de kavuşamayan, yarım kalan, sonu mutsuz biten bir aşk. Mitolojik kökenleri olan bu hikaye, yüzyıllar boyunca kulaktan kulağa anlatılmış.
Efsaneye göre Hero, kulede yaşayan genç ve güzel bir rahibedir. Leandros ise karşı kıyıda yaşayan, ona delicesine aşık bir genç. Aralarındaki en büyük engel, koca Boğaz’dır. Ama aşk, engel tanımaz. İki genç, geceleri gizlice buluşmaya başlar. Hero, kulede bir ışık yakar; Leandros da bu ışığı rehber edinerek karanlık sulara kendini bırakır. Her gece Boğaz’ı yüzerek aşar ve sevdiğine kavuşur.
Bir süre her şey yolunda gider. Ta ki o fırtınalı geceye kadar. Rüzgar sert, deniz hırçındır. Buna rağmen Leandros, kulede yanan ışığı görünce yine yola çıkar. Işığın Hero tarafından yakıldığını sanır. Oysa bu kez ışığı yakan Hero değildir. İki aşığın her gece buluştuğunu fark eden biri, merak ya da belki de kıskançlıkla ışığı yakmıştır. Leandros denize atladığında, olan biteni fark eder ve panikle ışığı söndürür.
Karanlıkta yönünü kaybeden Leandros, Boğaz’ın güçlü akıntısına ve soğuk sularına dayanamaz. Sevdiğine ulaşamadan sulara gömülür. Sabah olduğunda, Leandros’un cansız bedeni kıyıya vurur. Bunu gören Hero için artık yaşamanın bir anlamı kalmamıştır. Sevdiğinin acısına dayanamaz ve kendini kuleden aşağı bırakır.
Efsanenin sonunda, bu trajik aşkın anısına kulenin olduğu yere aşıklar için bir deniz feneri yaptırıldığı anlatılır. Böylelikle Kız Kulesi, kavuşamayan aşıkların simgesi haline gelir.

Kız Kulesi’ni bugün ziyaret ettiğinizde, belki bir kahve içip manzarayı izlersiniz, belki fotoğraf çekersiniz. Ama bir an durup bu efsaneleri hatırladığınızda, kulenin sessizliğinin aslında ne kadar dolu olduğunu fark edersiniz. Kehanetlerden kaçamayan bir prenses, Boğaz’ı aşamayan bir aşk… Hepsi, İstanbul’un ortasında, dalgaların üzerinde durup size bakar. Siz hangisini görürseniz görün, bir sonraki Boğaz geçişinizde kuleye bir kez daha bakın. Belki bu sefer, anlatılmayan başka bir efsane fısıldıyordur.
Eğer İstanbul’a bir gezi planlıyorsanız listenize mutlaka Kız Kulesini’de ekleyin. Uçak bileti ve otel rezervasyonu için de Turna’ya göz atmayı unutmayın!
Kız Kulesi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istiyorsanız da web sitesini buradan inceleyebilirsiniz.

